• 1
    ne yazık ki içinde bulunduğumuz karanlık durumdur. vasata alışmaktan kastım, çok önemli özellikleri olmayan oyuncuları galatasaraya uygun görmek ve yaptıkları basit şeylerle bile mutlu olmak. peki nedir içine düştüğümüz bu "vasata alışma" durumu?

    meşhur 2000 kadrosunda hagi gibi dünya yıldızı bir oyuncu vardı, hakan şükür gibi çok iyi bir santrafor, taffarel gibi dünya çapında bir kaleci popescu gibi bir stoper vs. yani elimizde çok üst düzey 3-4 oyuncu vardı, buna ek olarak birçok üst düzey oyuncu da vardı(emre arif bülent vs).
    daha sonraki senelerde jardel ribery keita kewell baros lincoln arda gibi üst düzey ya da çok üst düzey oyuncular da izledik.

    3. terim dönemindeyse elmander, muslera, ujfalusi, selçuk (o dönem efsaneydi), burak(o dönem efsaneydi), hamit(real madridden gelmişti), melo gibi üst düzey oyuncuların yanı sıra sneijder ve drogba gibi çok üst düzey oyuncular izledik. sonra bunların bir kısmı gitse de podolski gibi bir üst düzey oyuncu da bizimle oynamıştı.

    4. terim dönemindeyiz. geçen sezon elimizde üst düzey oyuncu olarak sadece gomis, fernando ve muslera vardı. feghouli üst düzey oyuncu olarak geldi ama bekleneni veremedi. elimizdeki birçok orta sınıf oyuncuyla şampiyon olduk. bu seneyse elimizde gomis de yok.

    bu durumda taraftarın psikolojisi de zamanla vasata alıştı. drogbadan gomise, gomisten erene düştük. öyle ki bu taraftar bugünlerde santraforda eren değil de muğdat oynasın diyor.

    sneijder'dan belhandaya düşen taraftar, belhanda olmadan etkisiziz falan diyor. bahsettiğimiz oyuncunun kazandırdığı bir tek maç bile yok. sneijder senede 6-7 maç kazandırırken bu arkadaşın daha ceza sahası dışından iyi şutu yok 2 senedir. ve belhanda olmadığında ne büyük bir eksik olduğu konuşuluyor.

    ozan kabak aslında birçok hata yapıyor ama ne kadar iyi bir stoper olduğu konuşuluyor, bazıları tarafından efsaneleştirilmeye başlandı bile. tabii genç bir kardeşimiz, hatalar normal ama taraftar o formayı popescunun giydiğini unutuyor.

    peki bu vasata alışmanın sonucu ne derseniz: schalkeye içerde dışarda rezil olmak ve bugün itibariyle oynanan 5 şampiyonlar ligi maçının sadece 1 tanesinde gol atabilmek. ligde konyasporla(bkz: 23 kasım 2018 galatasaray konyaspor maçı)falan kafa kafaya oynamak vs.
  • 2
    son zamanlarda oldukça sık sarf edilen söz. ancak genelde oyuncu nitelenirken söyleniyor. önemli olan oyuncunun ortalama olmasından ziyade belirli bir oyun planında verimli bir şekilde yer alması, gelişime de açık olmasıdır. bize gelmeden önce marcao, luyindama gibi oyuncular da ortalamaydı. vasata alışmamak o oyuncuları alıp daha üst seviyelere çıkarmaktır.

    üstüne üstlük 30 yaş üstündeki prime dönemini geride bırakmış, yüksek maliyetli, bazı sıkıntıları olan oyuncuların adı geçince büyük istek oluyor. istenilen performansı da gösteremeyince sosyal medya hesaplarına kadar taciz ediliyorlar. anlaşılır gibi değil cidden.
  • 6
    bizim gibi bir takım için ekmeğin zor girdiği evde neden ıstakoz yenilmiyor serzenişi kadar saçmadır.
    anadolu takımlarındaki oyuncular için söylenir genellikle bu laf.
    gündemimize gelince hemen "vasata alıştırıyorlar" " galatasaray'da melolar sneijderler drogbalar oynar" gibi laflar edilir.
    bizim artık kabul etmemiz gereken şey şu ki anadolu takımlarında parlayan oyuncular gayet de bizim seviyemizdedir.
    nasıl şehir içinde spor arabanız olması çok bir işe yaramayacaksa, süper lig gibi bir ligde takımınızda yıldızlar olup olmaması çok da önemli değildir.
    avrupa'da da fizik seviyesi iyi, oyun planı olan bir takım özellikle avrupa liginde iyi yerlere gelebilir.
    geçen sezon orta sahamız nzonzi-seri-lemina
    kanatlarımız babel-feghouli forvetimiz falcao'ydu.
    hepsi ismi olan oyuncular, peki ne oldu? tarihin en kötü galatasaraylarından birini izledik. gol atmayı geçtim, şut bile atamıyorduk.
    takımın skor yapabilen iki oyuncusu kayseri'den gelen ömer ile malatya'dan gelen adem'di.
    sonuç olarak bana göre isimlere takılmak çok da mantıklı değil nihayetinde 2000'deki galatasaray kadrosu milan'dan real' madrid'den gelmedi. çoğunluğu altyapı ve anadolu kulüplerinden geldi. doğru planlama, oyun,antrenman ve hagi ile türk futbol tarihinin en önemli başarısı geldi.

    bu planlama da 96'da fatih terim'le değil, derwall başa geldiğinde başladı. meyveleri yavaş alındı fakat tatlı oldu. bizim de buna benzer bir yapılanmaya gitmemiz gerekiyor ama daha da önemlisi taraftarın bu oyuncu yeme kültüründen vazgeçmesi.
  • 7
    büyüklüğünü kaybetmektir. "eski" rakibimiz fenerbahçe'de olduğu gibi. vasata alıştıkça başarısızlık eşiği düşer, başarı eşiği yükselir. önce bu vasat kadroyla ikincilik iyidir dersin, sonra bataklıktan çıkmak için uğraşırsın. başarı için kaliteli oyuncular gereklidir. elbet vasat oyuncular da gereklidir ama belirli sayıda. takım tamamen vasata döndüğünde işleri toparlamak imkansıza yakın oluyor. galatasaray ünal aysal ve dursun özbek döneminde, vasat kalmış kadroyu değiştirdi çünkü ortada artık başarılı olabilecek bir takım yoktu. takım geneli vasat oyunculardan kuruluydu. fakat ünal aysal ve özellikle dursun denen şahsın döneminde öyle kritik hatalar yapıldı ki, galatasaray artık sil baştan kadro değiştiremez. kulübün kasasında para yok. dolayısıyla takım kalitesini koruyacak transferler yapmalıyız. galatasaray vasat oyuncu istiyorsa altyapısında bolca mevcut. bu gençleri geliştirmeyi denesin en azından başarılı olursa para olarak kasaya kazanç sağlanır.
  • 10
    sürekli olarak haddimizi bilelim kıvamına geldik. ancak özellikle benim jenerasyon açısından bakacak olursam doğduğumuz yılda şampiyon kulüpler kupası şampiyonu olan psv'ye tek golle elenmiştik. steau bükreş ile şampiyon kulüpelr kupası yarı finalinde mücadele edip türk takımlarının avrupa arenasındaki en büyük başarısını elde etmiştik. bunları yaşamadık; ama küçük yaştan itibaren duyarak, gazete küpürlerinden okuyarak, video kasetlerden izleyerek öğrendik.

    sonrasında yavaş yavaş galatasaraylılık bilincine kavuşurken kupa galipleri kupası çeyrek finalini gördük; eintracht frankurt'u eleyip roma'yı elimizden kaçırdığımıza şahit olduk. o dönem için sükse yaratan kulüplerdi genç kardeşlerim.

    bir sonraki sezon, 93-94'te tarihimizin en çılgın maçı olan old trafford deplasmanında 0-2'den 3-2 öne geçişimizi gördü bu gözler. şampiyonlar ligi'nde çeyrek final oynadık. barcelona'yı içerde yenemediğiniz için homurdandık. o yıl yenemedik ama 94-95'te bunu da başardık.

    96-97'de ligi dördüncü bitirmesi bile zor denilen kadroyla psg'ye dört tane attık. hayrettin olmasa eminim o turu geçebilirdik. sonrasında zaten aşama aşama şampiyonlar ligi'nde daha büyük başarılar ve avrupa kupası zaferlerini yaşadık. ta ki 2001-2002 yılının bitimine kadar.

    ondan sonraki dönemde aradan seçilebilecek birkaç yıllık başarılara şahit olduk; ancak genel olarak 1987-2002 arasındaki o dönemi mumla arar olduk.

    biz o zamanlar da çok zengin bir kulüp değildik. o zamanlar da yıldızlarla dolu bir kadromuz yoktu. o zamanlar da makas açıktı. çoğu zaman transfer şampiyonu fenerbahçe'nin gölgesinde geçerdi yaz dönemlerimiz. ama geriye dönüp bakınca derwall, denizli, hollmann, terim, lucescu gibi hocalarla belli bir sistem dahilinde ve altyapıdan kazandığımız isimlerin önemli katkısıyla bir şeyler başardık.

    sözün özü; kendi yaşıtlarım açısından bakacak olursam biz zaferlerle büyüdük, başarılara açız ve alışığız. lig şampiyonluğu falan sadece merdivendeki bir basamak. geçen psg veya real madrid maçına çıkarken aman fark yemeyelim diye düşünmekten utanıyorum. bu duyguyu sahiden hiç yaşamamıştık.

    evet makas çok açık. evet rakiplerin gelir seviyeleri çılgın rakamlara ulaşırken biz çok geride kaldık. ama altyapındaki o çocuklar forma şansı beklerken selçuk inan'la oyna diye kafana silah dayamıyor rakipler. biraz da iğneyi kendimize batırmayı bilelim. sürekli olarak mevcut şartlardan şikayet etmek yerine neler yapabilirizi konuşmak lazım.

    kulüpteki, camiadaki bu ölü toprağını çekip atacak derwall gibi bir reformist lazım.
  • 13
    kesinlikle taraftarımızın içinde bulunduğu ruh halidir. son güne bırakılan transferler, vizyonsuz hamleler, taktiksiz maçlar falan buna mecbur bırakılıyoruz adeta.

    bakıyorum bir başlıkta fatih öztürk mü yoksa okan kocuk mu daha iyi o tartışılıyor.

    diğer başlığa bakıyorum orada taylan antalyalı'ya steven gerard muamelesi yapılıyor.

    öte yanda martin linnes göklere çıkarılıyor sanarsın cafu.

    alıştırmayın abicim kendinizi vasata. kötüye kötü demek destek olmamak değildir. adam çıkıp elinden geleni yapıyor falan demek galatasaray' a yapılan en büyük kötülük. bu takımın oyuncusunun elinden geleni yapma lüksü yok. o formayı giyip sahaya çıkıyorsa mevkisinde bu ligin en iyisi olmak zorunda! olmuyorsa yallah karşı kıyıya.

    vasata alışmayacağız.

    menajerlerin kucağından kalkacağız.

    emekliliğini ilan eden yıldızlara körü körüne tapmayacağız.

    kendi değerlerimizi yetiştireceğiz ya da yaratacağız.

    kendimize gelelim beyler. galatasaray burası.
  • 14
    euro'nun 9 liraya dayandığı yerde normaldir. kulüpler zaten borç içinde yüzüyor. stadyum gelirleri de yok, yani o eski klas oyuncuları almamız mümkün değil artık.

    hepsinin dışında yönetimin transfer konusunda pek başarılı olmaması da bu "vasata alışmak" olayını dibine kadar hissettiriyor.

    farkındaysanız artık büyük takımlar için başarılar değil, kim daha az başarısız o tartışılıyor.

    acı ama gerçek.
  • 15
    baş sebebi türkiye'nin içinde bulunduğu ekonomik ortamdır başta yazayım. ana sebep bu yani. euro 9-10 değil de 7 bile olsaydı şu an transferde daha başka şeyler konuşuyor olabilirdik.

    (bkz: #2989397)

    diğeri sebep ise "transfer için daha 50 günümüz var" gibi sözler eden yöneticilerin iş başında kalıp takımın şampiyon olması. adam 2018 yazında takımı santrforsuz bıraktı, yine başkan tarafından azledilmedi. 2019 ocak'tan taa çin'e alan ve pato'yu almaya gidip alamadan döndü, üstüne bir de aşağı mahalledeki santrforu 10 milyon euro'ya aldı, sezon sonunda başkan tarafından yine azledilmedi. ne olacak da bu adam gidecek yani?

    48 saat içinde 1 tane orta saha 1 tane de hızlı kanat alsalar hoca bu takımı şampiyon yapar. taraftar da vasata alıştı zaten. şampiyon olsak yetiyor bayağı büyük bir kesime. yönetim de çıkıp 4 senede 3 şampiyonluk show'u yapıp yeniden seçilir. sonra yine transferler gecikir, yine takım kamp dönemini tam geçiremez, yine avrupa'da hüsran yaşarız, yine hoca takımı şampiyon yapar vs. döngü tekrarlanır yani.

    he transfer için daha 50 günümüz var deyip 48 saat içinde transfer yapamazlarsa yönetim iner zaten.
  • 17
    (bkz: süper lig)

    birçok taraftar, yönetim, fatih hoca için artık araç değil amaç olmuş bu çökmüş, kokuşmuş, çürümüş lig. vasat bile değil artık. aşırı pahalı, bir o kadar da kalitesiz.

    kötülerin içerisinde en az kötü olan şampiyonluk yaşıyor zaten bu ligde. bakınız en formda, şampiyonluk yolunda gittiği sırada bile danimarka takımını eleyemeyen başakşehir.

    bakınız bir önceki sezon galatasaray. ne bulunduğu sezonda düşüşteki lokomotiv, schalke gibi takımlarla başa çıkabildi ne de sonraki sezon club brugge gibi bir takımla başa baş oynayabildi.

    bitik, kariyerinin son demlerindeki adamlardan medet uman bir sürü insan, kendi aramızda top çeviriyoruz. ne güzel...
  • 18
    bu ülkenin şu an için kaderidir.

    mevcut ülke yönetimini istediğimiz kadar ağır eleştirelim; biliriz ki ad hominem bir tür savunma mekanizması olarak bize sinmiştir. bir olgu ya da mesele üzerine eleştiri getirildiği an, meseleyi eğrisi doğrusu ne ise eleştirmek yerine eninde sonunda ortaya meseleyi sunan üzerinden bir konuşma var olur ki; sonunda haklı bile olsak 'neden' deriz? bu genelde mırıltı halinde kalır ki, 'neden' tepkimiz duvara çarpıp geri bile dönmez. orada patlayan bir topu andırır. havasını kaybetmiş, bağları ve ipi dağılmış yalnızca itelenmeye layık bir paçavra. o topun havalanması, hedefe ulaşması adına ne karşılıklı pas yapılır ne de bir sistem üzerinden gereken doğruların analizi yapılır! futbol gibidir aslında bu; yaşamak, anlaşabilmek, anlayışlı insanları toplayıp organize olmak ve bir sistemi yürütmek... hedef uğruna yolda kayıp olacağını göze alarak yaşamaktan bahsediyorum. ki yine futboldan örneklemi sunarak devam edersek, vasatın bir anlamı da maruz kalmaktır. değişime açık olmayanların, var olan kötü bile olsa, karşıdaki kaleye gol atılamasa bile 'bir sonraki maç için iyi dileklerde bulunmak' hayaliyle günün kaybını normalleştirmeye çalıştırmaktır ki; olması gereken yere vasata alışmak, alıştırılmak budur.

    kaderimiz bu deyip, acıyla, arabeskle hayatı devam ettirmek kolay geldiği için vasata alışırız ve onu koynumuza alır, onunla beraber yaşamaya devam ederiz.

    bu yönüyle aynaya baktığımda kendi hayatımı bile doğru dürüst bu arabesk hayaletten kurtaramamış halde buluyorken, teorik olarak haklı olduğumu bildiğim hangi mecrada olursa olsun bir kanaatin, ateşli tarafı olma konusunda taraf olamıyorum. bu tarafsızlık bazıları tarafından bertaraf neticesi olarak değerlendirilse de, ben bunu küme kuramayanların dağınıklığı, ortak çalışma paydasında bulunmayanların afili yalnızlığı olarak görüyorum. yıldız bile olsanız, küme dışında kalırsanız, vaziyetiniz üzere siz yanlış görülürsünüz. kendinizi ifade etme konusunda illa bir küme içerisinde bulunma mecburiyeti de hissedip, bu sefer teorisi olsa bile pratiği asla olumlanamayan bir hamle yapıp karine bakımından şeytanca bir tercihi görürüz.

    hata elbette yapılır ancak hatayı bir yöntem olarak seçip, buna inanma, yine inanmış gibi yapanların başkalarını da kendi yanlışına inandırmak çabası şeytanca değil midir? normalde el kesilse kurtarılacak vücut, kangren olan parçayı kaybetmeyerek topyekun kaybın yolunda çürümeye maruz bırakılacaktır. sonuçta rengi istemeyecek bir morluğa ve dayanılması güç gelen kokuya kader dedikten sonra birkaç hareket sonrası 'böyle mi olacaktı sonumuz' deyip yine bir arabesk deyimini mırıldayıp, çürümeyi artık toplumun yönlendirmesine razı göstermiş olacağız.

    yıkmak, harap etmek, tüketmek kolay iken, imarın, inovasyonun daha zor ve kabul edilmesini güç kılan yanı ise vasatlığın aldırış edilmeyen alıştırılmış doğasından kaynaklanır. sonuca giderken her yolu mübah kılıp, buna inanıp cesur davranarak kendi şansını var edenlerin, günahları bile sevap göstermeye çalıştıkları yollar sayesinde akış 'kadermiş' algısı canlı tutulur ve sesi çıkanlar hain kabul edilirken, diğer tarafta kendilerine inananların varlığıyla vasatın kağıttan tanrıları toplumları ve ülkeleri zevkle yönetmeye devam ederler. öyle ki alışmış olmanın verdiği yılgınlık yüzünden, bu saçma oyundan sıkılsalar bile kendi sonlarını kötü kılacak değişimi istemedikleri için çok arzu duymadan, eski heves ve niyetleri artık ortaya koymadan yalnızca safları sıklaştırıp idareyi baskılarlar. silsile böylece kendini bir engel çıkana kadar sürdürmeye devam eder.

    fakat yine de mors certa, vita incerta sözüyle büyüyen vasatlığın ölüm kadar keskin olmadığını, bir caninin arzusundan daha yüksek sesle söylemek elzemdir. yaşamın geçici olduğunu, bir gün tüm bu yaşananların biteceğini bilmek umut payesidir fakat ölümün kesin olduğunu bilerek kabahatleriyle aşikar, yaşamaktan büyük, yüce pay alanların şımarıklığını hangi kabul etmeyen köle sonlandıracaktır ki?

    kupalara doymayan takımları yenen bir rakibin cılız bir 9 numarası mı? kafa topuna çıkmayı beceremeyen bir ortasaha top tepicinin zamansız ancak çok şanslı olarak havada asılı kalması mı bu cevabın öznesi olur? ya da her şey bitti derken, cebimizde sanal rakamlarla ifade edilen varlıkların pul olduğu dönemde yine de daha iyi bir yaşama inanın diyenlerin inatçılığı mı bu bitmez denen simülasyon ağına asıl çomağı sokacak?

    tercihlerimizin yetmediği bir çağdayız. keyfi olarak vazgeçtim demek bile asıl vazgeçişi bize sunmayabiliyor. yazılan kodların minvali üzerine tozlu seccadeler seriliyor. yine de bir inanç, bir başkaldırı mevcut. takımlar, toplumlar vasata gerçekten inanabilir de ancak yeri gelir vaad edilen müddet bile bu vaziyete karşı isyan çıkarabilir.

    o güne kadar aydınlanmaya devam etmek bizim elimizde. yeter ki biz gözlerimizi kapatmış olmayalım!