• 451
    "yüzünün üzülmeye çalışmış yerlerinden bahsediliyor
    güya gövdenin ve sesinin başına su gelmiş,
    inanmazdım
    herkesle hançersin de kendinle adın çıkmış sanki,
    kalbini özenle kırmışsın bütün eşyanın, ummazdım

    incirin öte hatrı suyun kuşkusuz fikriyle üzgünüm
    dilemiştim ki en çok kar yağmasın bu kış
    bu kış kalp suyumla ıslanmasın yastık!
    dilemiştim ki yoktur aşk
    bu mutlak hasar bu mükemmel hata
    bu belki mümkün bir kusurdur sinemdeki
    ama ödü varsa umru da var insanın ayarı gibi
    anladım sanki: devlet neden şarap kullanmaz
    neden en uzun suya en sessiz uzanır yüzün
    neden en çok üzülmüş üzümün adı şaraba çıkar

    sonra madem insan kal adında bir beladır
    insan dalgın bir belgedir kendiyle hayat arasında
    neden eve dönmekten ibarettir hayat
    neden bazen simsiyah bir doğruyla denilir,
    devletin ve allah'ın en iyi fikridir kış
    bütün evlerin en mükemmel hatasıdır baba

    başka incirin yarasını başka incir de bilmez gibi
    talandır bu herkesle herkes olmak
    kopan umur ufalan ödün adıyla
    iki lekenin birbirine dağılmasına sadece aşk mı denir
    diğer zeytinin diğer zeytine fethi gibi
    dilerim herkesin vaktiyle adı sinem olan uzun bir
    yasa değer eli
    sinem!
    o kadar , o denli."
  • 452
    eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,
    ikincisinde, daha çok hata yapardım.
    kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
    neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar,
    çok az şeyi
    ciddiyetle yapardım.
    temizlik sorun bile olmazdı asla.
    daha çok riske girerdim.
    seyahat ederdim daha fazla.
    daha çok güneş doğuşu izler,
    daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim.
    görmediğim bir çok yere giderdim.
    dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.
    gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.
    yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben.
    yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
    farkında mısınız bilmem. yaşam budur zaten.
    anlar, sadece anlar. siz de anı yaşayın.
    hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan,
    gitmeyen insanlardandım ben.
    yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım.
    eğer yeniden başlayabilseydim,
    ilkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
    ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
    bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,
    çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer.
    ama işte 85'indeyim ve biliyorum...
    ölüyorum...

    jorge luis borges
  • 453
    ''yaşamaktan öte özür bulamayınca aşka
    sonuçları bir bir gözden geçiriyorum
    pulluklarla devrilen toprağın ıslaklığındaki can
    madenlerin buharından elde edilen büyü
    bazı yasak kitapların verdiği dinç duygular
    nelerse ki yaşamak sözünü asi kılan
    nelerse ki lekesiz, umutlu ve budala.

    denedim. soğuk sular dökünüp fırladım sokaklara
    sorular sordum nice kara sıfatları üstüme alaraktan
    ipte boynum,ağzım şehvet yalaklarında
    çapraştım, and içip ayna kırdım
    doğadan bir vahiy bekledimse boşuna
    baktım akşam herkesin kabul ettiği kadar akşamdı
    hiç bir meşru yani kalmamıştı hayatımın.

    sözlerimin anlamı beni ürkütüyor
    böylesine hazırlıklı değilim daha.
    bilmek. bu da ürkütüyor. gene de biliyorum:
    kapanmaz yağmurun açtığı yaralar
    çocuklarda.''
  • 454
    adnan yücel

    --- alıntı ---
    yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek

    aşksız ve paramparçaydı dünya
    bir inancın yüceliğinde sevdim seni
    bir kavganın güzelliğinde sevdim.
    bitmedi daha sürüyor o kavga
    ve sürecek
    yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!

    aşk demişti yaşamın büyük ustaları
    aşk ile sevebilmek bir güzelliği
    ve dövüşebilmek o güzellik uğruna.
    işte yüzünde badem çiçekleri
    saçlarında gülen toprak ve ilkbahar.
    sen misin seni sevdiğim o kavga,
    sen o kavganın güzelliği misin yoksa…
    bir inancın yüceliğinde buldum seni
    bir kavganın güzelliğinde sevdim.

    bin kez budadılar körpe dallarımızı
    bin kez kırdılar.
    yine çiçekteyiz işte yine meyvedeyiz
    bin kez korkuya boğdular zamanı
    bin kez ölümlediler
    yine doğumlardayız işte, yine sevinçteyiz.
    bitmedi daha sürüyor o kavga
    ve sürecek
    yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!

    geçtiğimiz o ilk nehirlerden beri
    suyun ayakları olmuştu ayaklarımız
    ellerimiz, taşın ve toprağın elleri.
    yağmurlara susamış sabahlarda çoğalırdık
    sabahlarda dikilirdik burçlarınıza.
    türküler söylerdik hep aynı telden
    aynı sesten, aynı yürekten
    dağlara biz vermiştik morluğunu,
    henüz böyle yağmalanmamışken gençliğimiz…

    ne gün batımı ölümlerin üzüncüne
    ne tan atışı doğumların sevincine
    ey bir elinde mezarcılar yaratan,
    bir elinde ebeler koşturan doğa
    bu seslenişimiz yalnızca sana
    yaşamasına yaşıyoruz ya güzelliğini
    bitmedi daha sürüyor o kavga
    ve sürecek
    yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!

    saltanatlar saraylar çöker
    bu kan susar
    bu zulüm biter.
    menekşeler de açılır üstümüzde
    leylaklar da güler.
    bugünlerden geriye,
    bir yarına gidenler kalır
    bir de yarınlar için dövüşenler…

    şiirler doğacak kıvamda yine
    duygular yeniden yağacak kıvamda.
    ve yürek,
    imgelerin en ulaşılmaz doruğunda.
    ey herşey bitti diyenler
    korkunun sofrasında yılgınlık yiyenler.
    ne dağlarda direnen çiçekler
    ne kentlerde devleşen öfkeler
    henüz elveda demediler.
    bitmedi sürüyor o kavga
    ve sürecek
    yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!

    --- alıntı ---
  • 457
    --- alıntı ---
    boşuna çekilmedi bunca acılar istanbul
    bekle bizi
    büyük ve sakin süleymaniyenle bekle
    parklarınla köprülerinle kulelerinle meydanlarınla
    mavi denizlerine yaslanmış
    beyaz tahta masalı kahvelerinle bekle
    ve bir kuruşa yenihayat satan
    tophanenin karanlık sokaklarında
    koyunkoyuna yatan
    kirli çocuklarınla bekle bizi
    bekle zafer şarkılarıyla caddelerinden geçişimizi
    bekle dinamiti tarihin
    bekle yumruklarımız
    haramilerin saltanıtını yıksın
    bekle o günler gelsin istanbul bekle
    sen bize layıksın
    --- alıntı ---

    vedat türkali
  • 458
    yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
    yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
    sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
    sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

    insan saatlerce bakabilir gökyüzüne
    denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
    yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
    kopmaz kökler salmaktır oraya

    kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
    kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
    ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
    bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

    insan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
    hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına
    insan balıklama dalmalı içine hayatın
    bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

    uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
    bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
    değişmemelisin hiçbir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
    fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

    ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
    çünkü acılar da, sevinçler gibi, olgunlaştırır insanı
    kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
    dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

    yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
    yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
    çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
    ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana.

    -ataol behramoğlu
  • 460
    ''aklım, haklıyım, et firarını!

    ovdun ve okşadın beni
    çıktı içimdeki cin;
    ondan ölümümü diledin.

    mayıstı.

    seni o yüzden bağışladım!
    ben en çok mayısta su içerim
    derinim balık kaynar derinim kanımı kaynar
    ben en çok mayısta öne eğerim başımı
    içimden felçli bir göçebe gökyüzüne bakar.

    avuçlarımda yaralı kelebek taşımayı
    mayısta öğrenmiştim;
    ve teraslarda bach dinlemek en çok mayısa yakışırdı
    ve kim bilir
    mayıs artık en çok senin tanrılarına yakışır
    tiril tiril bembeyaz bir giysiyle
    rüzgarda ayakların çıplak
    öyle başın öne eğik yıllarca o boş terasta durmak

    kartpostallardan tanıdığın bir şehri düşünmek gibi
    bir yaraya kabuk olmayı kabullenmek gibi
    eksik, yarım, farkına varmaktan kaçınılan
    tam
    tam yaza girecekken
    yazın omzuna yüzünü dayayacakken
    çekip giden
    ayaklarının altından o son sığınak terası da
    acılarının veliahtı bach'ı da çekip
    gitmiştir işte, yalnızca gitmiştir
    yani.. anlıyor musun.. mayıstı..

    seni o yüzden bağışladım!

    bir sesim vardı gölgenden ikmale kalan
    biliyorum, büyük çocukluktu birbirimizi sevmemiz
    cesaret işiydi, delikanlıcaydı,
    bu korkunç sevgide
    yanlışlarımızı yeniden keşfedişimiz
    el değmemiş yalnızlıklara kalkışmamız
    yalnızlıklarımızı değiş tokuş etmemiz

    bu evcilik oyununda bile duldum
    hatırla
    sana dizlerimi
    sana tabi bileklerimi ve topuklarımı sundum;
    çevirdikçe ruhunun radyo dalgalarında
    cazdı, bluesdu, klasik kemandı, klasik aşktı
    boktu püsurdu
    hatırla, senin gözlerin çokulusluydu
    senin gözlerin ham kadınsızdı
    çamurdandı
    ağzımda getirdiğim karsuyunu
    kalbine kaçırdım!

    ovdun ve okşadın beni
    çıktı içimdeki cin
    yatağa döküldü
    yatağıma döküldün
    yatağına döküldüm
    ve bu sonsuz savruluşta
    o gece
    bütün eski sevgililerimden ince ince söküldüm!

    senin oldum!

    ihanetinle pislenen küçük dolaşımımdaki kanla
    karalar çekerek ölümsüz kirpikdiplerine senin
    senin mahşer atlısı dudaklarına
    en çok da dudaklarına sokuldum!
    üşüyordum,
    üstüme doğru çekip o kedi dudaklarını
    bir tay sığınırcasına anasına
    bana ölünle uyudum! anlıyor musun.. işitiyor musun..
    cesedine yeni baştan hayat verebilmek için
    ihtiyarladım.. ihtiyarladım..
    ben zaten kendimi aşklarda
    hep kalkışılınmış müthiş intiharlarla yaraladım!
    koştum sürekli
    bir hüzünden bir tersliğe dokunarak koştum

    bazı sevdalarda hafızasını kaybeder ya insan
    telaşlanır, ağlar
    babasını sorar çevresindekilere
    öldüğünü bildiği halde
    adını unutur, yolunu kaybeder oturduğu evin
    bir titreme gelir yerleşir ya ortasına mayısın
    bir dikilir bir çöker ya
    kalbine secde eden intikam
    tam
    tam yaza girecekken
    yaza bir ekmek bıçağı tutuşturacakken
    sapı plastik kötü bir ekmek bıçağı
    -geri döner.. döner değil mi.. diye
    birkaç kırık sözcük.. buruşuk..
    -öldürürüm o zaman, kurtulurum.. deyip sustuğun
    -kaçarım sonra, kimse sormaz.. deyip yığıldığın
    nisandan hazirana doğru bir su kayakçısı
    gibi süzülürken mayıs, ah bach!

    ah benim bir kangurunun cebine yerleştirdiğim yavrum!
    talanım! artanım! eksik kalanım! yarım kalanım!

    nasıl yedirirdim ihanetini kendime
    o dev hisle sen mayıstın ben mayıstım
    her şey ama her şey elele mayıstı
    seni o yüzden bağışladım!

    uzanıp topraktan çıkardın beni
    tozumu sildin, hohladın, parlattın
    ovdun ve okşadın beni
    çıktı içimdeki cin;
    ondan
    -gidecektin, mecburdun, hepsi gibi-
    affını diledin.

    mayıstı.mecburdum.
    seni o yüzden bağışladım!''

    küçük iskender

    bugün bu dizelerin sahibini kaybettik. bir şair ölür, ve biz daha çirkin kalırız.
  • 461
    "yağmura çok teşekkür ederim
    bu gece yalnızca cesedime yağdı

    bana bir şey olursa diye korktum
    seni birkaç saniye düşünürsem;
    düşünürken üşürsem diye korktum
    oturup siyah portakallar yedim
    oturup korkunç kitaplar okudum
    içimde bir sıkıntı gibi cinayet
    içimde bir sığıntı gibi telaş
    içimde felaket gibi bir merak
    hislerimin uzağına düştüm, şimdi çok üzgünüm
    şimdi çocukluğumun uzağına da düştüm
    daha da düşersem diye korktum
    seni birkaç saniye düşünürsem;
    ay kıvrılırsa diye
    kan kıvranırsa diye
    can sıçrarsa ölürken bir yerlere,
    daha da ölürsem diye korktum
    seni birkaç saniye düşünürsem;
    sessem, sersem bir heceysem eğer
    seni bir kelime edersem diye korktum
    seni kötü bir cümlede kullanırsam
    adını söylerken takılırsam, yalnış telaffuz edersem
    böyle bir günah işlersem
    tanrı affeder diye korktum

    yağmura çok teşekkür ederim
    bu gece yalnızca bu şiire yağdı

    sağol aşkım
    sağol kırık kolum, kesik bileğim, kırık yüzüm,
    kesik geleceğim, kırık sonsuzluğum

    her şeye rağmen
    yağmura bulanmış, güzel bir yazdı..."

    küçük iskender

    huzur içinde uyu güzel adam.
  • 462
    "sanma şâhım herkesi sen sadıkâne yâr olur
    herkesi sen dost mu sandın belki ol ağyâr olur
    sadıkâne belki ol âlem de dildâr olur
    yâr olur ağyâr olur dildâr olur serdâr olur."

    yavuz sultan selim'in yazdığı iddia edilen bu şiiri sağdan sola ve yukarıdan aşağıya doğru okuyunca aynı mısralar açığa çıkıyor. hikayesi de şöyle;

    "dokuzuncu osmanlı hükümdarı olan yavuz sultan selim, devlet-i aliyenin başına geçmeden önce -şehzadelik- yıllarında satrançla yakından ilgilenirdi. satranca merak salan şehzade selim diğer alanlarda olduğu gibi satranç alanında da kendini bir hayli geliştirir.

    şehzade selim bu oyunda ustalaşırken iran bölgesinde de satrancın revaçta olduğunu öğrenir. satranç adına kendisinde olan meziyetlerin şah ismail’de de var olduğunu öğrendiğinde bir yolunu bulup şah ismail’le oynamayı ve şah’ın meziyetlerinden faydalanmayı kafasına takar.

    şehzade selim şah ismail’le oynamayı kafasına koyduktan sonra işi gücü bırakıp tebdil-i kıyafetle(gezgin bir abdal kılığında) iran’a gider. iran’a varır varmaz hanlarda, kervansaraylarda satranç oynamaya başlar ve önüne geleni yener. oynadığı herkesi yenerek bayağı ün salan şehzade selim’in ünü kısa bir sürede şah ismail’e kadar gider.

    şah bu ünlü satranç ustası dervişi duyunca, çağırın bir de benimle oynasın der. böylece şehzade selim şah’ın huzuruna çıkar ve düello başlar.

    ilk oyunda; şah’ın oyun tarzını öğrenmek isteyen şehzade selim kısa bir sürede yenilir. tabi şah buna çok şaşırır. saraya kadar herkesi yenip ün salarak gelen bir derviş nasıl olurda böyle basit hataları göremez diye düşünür, bunda bir iş olduğunu anlar ve bir oyun daha ister.

    şah ismail’in oyun tarzını görmek için ilk oyunda bilerek yenilen şehzade selim, ikinci oyunda çok kısa bir sürede şah ismail’i mat eder.

    mat olan şah ismail sinirlenir ve:

    -bre derviş! hiç şahlar mat edilir mi? der.

    genç şehzade hemen cevabı yapıştırır:

    -şahların mat edilmeyeceği danışıklı dövüşünü bilseydim, elbette benim de tavrım ona göre olurdu.

    bunun üzerine şah ismail iyice sinirlenir şehzade selime bir tokat atar. fakat karşısındakinin yarım akıllı bir derviş olduğunu düşünerek bir kese altın verip yollanmasını emreder.

    işte tam da huzurdan ayrılacakken bu beyit dökülür şehzade selimin dudaklarından:

    sanma şâhım herkesi sen sâdıkâne yâr olur
    herkesi sen dost mu sandın belki ol ağyâr olur
    sâdıkâne belki ol bu âlemde dildâr olur
    yâr olur ağyâr olur dildâr olur serdâr olur

    ( bazı rivayetlerde üçüncü dizenin sonundaki “dildar olur” ile dördüncü dizenin sonundaki “serdar olur”un yer değiştirdiği söylenmektedir.)

    şehzade selim yediği tokadın acısını unutmaz ve sultan olarak çaldıran’da şah’ın karşısında tekrar çıkar. şehzade iken satrançta yendiği şah’ı, sultan olup çaldıran’da tekrar yenen yavuz sultan selim savaştan sonra şah’a bir mektup gönderir. mektupta şehzade iken yediği tokadın acısını aldığını söyleyip ekler: atacaksan tokadı, böyle atacaksın.

    aslında yavuz bütün olanları şah’ın huzurundan kovulduğu gün şiirinde anlatmış ancak şah anlayamamıştır. herkesin dost olmayacağını, bir gün böyle kişilerin karşısına serdar olarak ta çıkabileceğini söylemiştir:

    sanma şâhım herkesi sen sâdıkâne yâr olur
    herkesi sen dost mu sandın belki ol ağyâr olur
    sâdıkâne belki ol bu âlemde dildâr olur
    yâr olur ağyâr olur dildâr olur serdâr olur

    (şahım sen herkesi kendine sadık dost sanma
    sen herkesi dost sanma belki o düşmanın olur
    belki o kişi alemlerde sözü geçen olur
    dost olur düşman olur sözü geçen olur hükümdar olur.)"

    aynı zamanda sagopa kajmer'ingölge haramileri şarkısının son bölümünde geçiyor.

    https://youtu.be/6pyqfYEr7Po (03.08)
  • 463
    sana şiirler yazdım seneler evvel.
    senelerce yazdım şiirler sana, okumadığın.
    okusan belki " edebi dilini eşşek arısı soksun."
    diye dua ederdin.
    eh itin duasının tanrı katında hükmü yoktur.
    bu vesileyle itlerden özür dilerim.
    benim yaptığıma esseklik derler.
    senin yaptığına küstahlık.

    bu budalalık budadi fikirlerimi.
    farkında mısın bilmem, uzun zamandır.
    ne çok görmedim seni.
    anlamış olman lazım artık.
    anlamış olmam.
    karşılığı yok sevdiğimin.
    karşılık beklemedim ki.
    dilenmedim illa.
    bunu bekledin belki.
    vicdanın var senin.
    boş gondermezsin kapında dileneni.
    bilirim seversin faydasız köpekleri.
    kedilerin kabahati varmış gibi.

    sen bağı bozulmuş cennetin bakir gelini.
    bana karşı merhametten esirgedin dilini.
    kirilmadim sana zorla sevdiremem kendimi.
    her ne kadar bilmesen de allah yarattı beni.

    geçen günler gelecek yılların bir bir tekrarı.
    hayatımın bir yerinde iyi ki.
    sen beni sevmedin bu su götürmez bir gerçek.
    ne de güzel ettim ben.
    bir köşesinde geçmişin, tanıdım seni.

    i̇tin duasını kabul etmedi.
    bir bildiği var deyip beklemeli mi?
    bilirsin severim kabahatsiz kedileri.
    bilirim seversin faydasız köpekleri.
  • 467
    yıkıldı kırk yıllık bendi, kadının
    aktı seli, gözlerinin
    sular altında kaldı teni, gülrengi
    durdu adam,
    selin karşısında, ha yıkıldı
    ha yıkılacak
    bu mudur sona erdirecek,
    vuslat şarkısındaki ahengi...
    ağlayayazdı adam,
    değildi bu kadın, dedi, kendi içine,
    böyle ağlayacak...

    düştü payitahtı kadının,
    telaşla surlar öreyim, dedi
    yeniden,
    kızıla boyandı öfkeden,
    ben böyle korunurum, diye söylenerek,
    ekledi;
    taa ezelden...

    tomurcuklandı bir gül, içinde adamın
    ki pembeydi rengi
    sözler doldu içi, duru ve yakıcı
    sustu, duymadı kadın sustuğunu
    bilmedi
    dikme mezarıma, dedi siyah sengi
    bilmedi, adamın içine kustuğunu..
    (bkz: c prekazi)
  • 468
    (bkz: atilla ilhan)

    ben sana mecburum bilemezsin
    adını mıh gibi aklımda tutuyorum
    büyüdükçe büyüyor gözlerin
    ben sana mecburum bilemezsin
    içimi seninle ısıtıyorum

    ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
    bu şehir o eski istanbul mudur?
    karanlıkta bulutlar parçalanıyor
    sokak lambaları birden yanıyor
    kaldırımlarda yağmur kokusu
    ben sana mecburum sen yoksun

    sevmek kimi zaman rezilce korkudur
    insan bir akşam üstü ansızın yorulur
    tutsak ustura ağzında yaşamaktan
    kimi zaman ellerini kırar tutkusu
    birkaç hayat çıkarır yaşamasından
    hangi kapıyı çalsa kimi zaman
    arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu

    fatihte yoksul bir gramafon çalıyor
    eski zamanlardan bir cuma çalıyor
    durup köşe başında deliksiz dinlesem
    sana kullanılmamış bir gök getirsem
    haftalar ellerimde ufalanıyor
    ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
    ben sana mecburum sen yoksun

    belki haziranda mavi benekli çocuksun
    ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
    bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
    belki yeşilköy'de uçağa biniyorsun
    bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
    belki körsün kırılmışsın telâş içindesin
    kötü rüzgâr saçlarını götürüyor

    ne vakit bir yaşamak düşünsem
    bu kurtlar sofrasında belki zor
    ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
    ne vakit bir yaşamak düşünsem
    sus deyip adınla başlıyorum
    içim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
    hayır başka türlü olmayacak
    ben sana mecburum bilemezsin..
  • 469
    üstaddan gelsin o zaman: erenköyü'nde bahar

    --- alıntı ---

    cânan aramızda bir adındı,
    şîrin gibi hüsn ü âna unvan,
    bir sahile hem şerefti hem şan,
    çok kerre hayâlimizde cânan
    bir şi'ri hatırlatan kadındı.

    doğmuştu içimde tâ derinden
    yıldızları mâvi bir semânın;
    hazzıyla harâb idim edânın,
    hâlâ mütehayyilim sadânın
    gönlümde kalan akislerinden.

    mevsim iyi, kâinât iyiydi;
    yıldızlar o yanda, biz bu yanda,
    hulyâ gibi hoş geçen zamanda
    sandım ki güzelliğin cihanda
    bir saltanatın güzelliğiydi.

    istanbul'un öyledir bahârı;
    bir aşk oluverdi âşinâlık...
    aylarca hayâl içinde kaldık;
    zannımca erenköyü'nde artık
    görmez felek öyle bir bahârı.

    --- alıntı ---
  • 470
    (bkz: cemal süreya)

    biliyorum sana giden yollar kapalı
    üstelik sen de hiç bir zaman sevmedin beni

    ne kadar yakından ve arada uçurum;
    insanlar, evler, aramızda duvarlar gibi

    uyandım uyandım, hep seni düşündüm
    yanlız seni, yanlız senin gözlerini

    sen bayan nihayet, sen ölümüm kalımım
    ben artık adam olmam bu derde düşeli

    şimdilerde bir köpek gibi koşuyorum ordan oraya
    yoksa gururlu bir kişiyim aslında, inan ki

    anımsamıyorum yarı dolu bir bardaktan su içtiğimi
    ve içim götürmez kenarından kesilmiş ekmeği

    kaç kez sana uzaktan baktım 5.45 vapurunda;
    hangi şarkıyı duysam, bizim için söylenmiş sanki

    tek yanlı aşk kişiyi nasıl aptallaştırıyor
    nasıl unutmuşum senin bir başkasını sevdiğini

    çocukça ve seni üzen girişimlerim oldu;
    bağışla bir daha tekrarlanmaz hiçbiri

    raslaşmamak için elimden geleni yaparım
    bu böyle pek de kolay değil gerçi...

    alışırım seni yalnız düşlerde okşamaya;
    bunun verdiği mutluluk da az değil ki

    çıkar giderim bu kentten daha olmazsa,
    sensizliğin bir adı olur, bir anlamı olur belki

    inan belli etmem, seni hiç rahatsız etmem,
    son isteğimi de söyleyebilirim şimdi:

    bir geceyarısı yazıyorum bu mektubu
    yalvarırım onu okuma carşamba günleri

    ++++++++

    öyle uzaktan seviyorum seni
    uzaktan seviyorum seni!
    kokunu alamadan,
    boynuna sarılamadan.
    yüzüne dokunamadan.
    sadece seviyorum!

    öyle uzaktan seviyorum seni!
    elini tutmadan.
    yüreğine dokunmadan.
    gözlerinde dalıp dalıp gitmeden.
    şu üç günlük sevdalara inat,
    serserice değil adam gibi seviyorum.

    öyle uzaktan seviyorum seni,
    yanaklarına sızan iki damla yaşını silmeden.
    en çılgın kahkahalarına ortak olmadan.
    en sevdiğin şarkıyı beraber mırıldanmadan.
    öyle uzaktan seviyorum seni!

    kırmadan,
    dökmeden,
    parçalamadan,
    üzmeden,
    ağlatmadan uzaktan seviyorum.

    öyle uzaktan seviyorum seni;
    sana söylemek istediğim her kelimeyi,
    dilimde parçalayarak seviyorum.
    damla damla dökülürken kelimelerim,
    masum beyaz bir kağıtta seviyorum.
  • 471
    mâverâda söyleniş

    --- alıntı ---

    geldikti bir zaman sarı saltık'la asya'dan, 
    bir bir diyâr-ı rûm'a dağıldık sakarya'dan. 

    seyrindeyiz atıldığı sahilsiz enginin, 
    atmeydanı'nda ölmüş “enelhak” şehîdinin. 

    merhûm edirne şeyhi neşâtî diyor ki: “biz 
    saf aynalarda sırroluruz öyle gāibiz.” * 

    zâhid hayâl eder bizi meyhane zındığı, 
    bilmez ki sen ve ben hepimizdir tapındığı. 

    gāibde bir muhâvere geçmiş de pek hafî, 
    gaybî’ye söylemiş bunu idris-i muhtefî. 

    *etdik o kadar ref-i taayyün ki neşâtî
    ayîne-i pür-tâb-ı mücellâda nihânız

    --- alıntı ---

    (bkz: yahya kemal beyatlı)
  • 472
    güze güneş

    gökyüzü şimdi bir güz şafağında kangren
    umut pazarında teşhir olacak sevda güdüsü
    sis örtünecek sözüm ona namuslu sokaklar
    ve yoksul güneş, gözümü kısmaya geliyor

    kat mülkiyetli mezarımın balkonunda
    gösterimde tütünümün soğukla dansı
    yukarıda yeniaydan bir öksüz karanlık
    ve yetim güneş, sabahımda tanı ağrıyor

    cesurkorkmaz (a.d.)
  • 473
    insanların içindeyim
    seviyorum insanları
    hareketi seviyorum, düşünceyi seviyorum
    kavgamı, kavgamı...
    kavgamı seviyorum.

    sen kavgamın içinde
    bir insansın sevgilim
    seni seviyorum.

    aydınlığın içindeyim
    seviyorum aydınlığı
    paylaşmayı seviyorum, eşitliği seviyorum
    kavgamı, kavgamı...
    kavgamı seviyorum.

    sen kavgamın içinde
    bir insansın sevgilim
    seni seviyorum...

    nazım hikmet ran
  • 474
    evet, isyan

    demirden sağnaklar altında uyur sevdiğim
    göğsünde hazin ayak izleri eski şubatların
    onu yaralar kıpırdatıyor
    ve o sertelmektedir yaralardan
    kasıklarına boşalmaktadır nal sesleri
    saçları bukleli bir çocuğu öperek uyandıran
    içimize güneşler bırakan nal sesleri.
    keserle yontulmuş bir ağzı var sabahın
    varınca bayrakları, marşları duyuyorum
    başım çılgınca sarsılan dallarla uğraşıyor
    durup dineliyorum bütün taframla
    bütün taframla, bütün yumruklarım, bütün
    hantal yüreklerin olduğu orda.

    kesik kolları var aşkın
    döl ve inat barındıran.
    hırpanî bir okşayışla akşam
    yanaşınca çocuklara
    ben karakavruk yüzümün arkasında
    kırbaçlayarak büyüttüğüm ağrıyı bırakıyorum
    bana ne çerçilerden, çerilerden, kullardan
    halksa kal'am onu kal'a kılan benim
    boşanır damarlarıma yılların kahraman gürültüsü
    çünkü kavganın göbeğidir benim yerim.

    ay vurunca çatlatır göğsümdeki mahşeri
    çünkü kavganın göbeğidir benim yerim
    canlarım, kollarında parti pazubentleri
    dik başlar, erkek haykırışlarla
    göndere, en yukarlara çekiyorlar
    en yukarlara çatlıycak kadar aşkî yüreklerini.
    yıllardır çocuk başları akıyor yamacımızdan
    yıllardır balçıklı bir hayvan çeperlerimizde
    kentlimiz cebinde cinayet fotoğraflarıyla sofraya oturuyor
    köylü -biraz sessizlik- ne tuhaf bir kelime?
    asfalt yakıyor genzimi
    asfalt adamlarını topluyor aramızdan
    yıkılıp omuzdaşlarının seslerine
    yıkılıp bir boran içinde toplayarak çiçeklerimi.

    ben merd-i meydan
    yani toprağın ve kanın gürzü
    güllerin bin yıllık mezarı bendedir
    yukardan bakarım efendilerin pusatlarına
    insanların bütün sabahlarını merak ederim
    gök hırpalanmaktadır merakımdan
    ıtır kokan benim yumruklarımdır
    benim kavgamdır o, aşk diye tanınan.

    alanlara çok bilenmiş yüreğim alanlara
    vurulsun kösleri şu gâvur sevdamızın
    vursun isyanın bacısı olan kanım karanlığa
    zülküf de vursun.
    yüzüne ay kırıkları çarpıp uyansın sevdiğim.

    ismet özel
  • 475
    haliç'te bir vapuru vurdular dört kişi
    demirlemişti eli kolu bağlıydı ağlıyordu
    dört bıçak çekip vurdular dört kişi
    yemyeşil bir ay gökte dağılıyordu

    deli cafer ismail tayfur ve şaşı
    maktulün onbeş yıllık arkadaşı
    üçü kamarot öteki aşçıbaşı
    dört bıçak çekip vurdular dört kişi

    cinayeti kör bir kayıkçı gördü
    ben gördüm kulaklarım gördü
    vapur kudurdu kuduz gibi böğürdü
    hiç biriniz orada yoktunuz

    demirlemişti eli kolu bağlıydı ağlıyordu
    on üç damla gözyaşını saydım
    allahına kitabına sövüp saydım
    şafak nabız gibi atıyordu
    sarhoştum kasımpaşa'daydım
    hiç biriniz orada yoktunuz

    haliç'te bir vapuru vurdular dört kişi
    polis kaatilleri arıyordu
    deli cafer ismail tayfur ve şaşı
    üzerime yüklediler bu işi
    sarhoştum kasımpaşa'daydım
    vapuru onlar vurdu ben vurmadım
    cinayeti kör bir kayıkçı gördü

    ben vursam kendimi vuracaktım

    attila ilhan
App Store'dan indirin Google Play'den alın